Kaç yazıdır çevreden ve doğa dan bahsediyoruz. Peki bunu neden yapıyoruz?

Gelin size bu hafta izlediğim bir belgeselden öğrendiklerimle bunu anlatayım.

Gün içeresinde bize normal gelen ve çok doğal karşıladığımız bir şey var. Nefes almak. Nefes almak bizim için o kadar normal bir eylem ki, gün içerisinde farkında bile olmuyoruz. Peki nefes almamıza yarayacak olan bu oksijen nasıl üretiliyor hiç düşündünüz mü? Hemen “Eee ağaçlar!” demeyin.

Nefes almak kadar doğal bir şey yok, evet. Bildiğimiz kadarıyla da bunu yapabileceğimiz tek gezegen bizim gezegenimiz. Oksijenin bol olduğu tek gezegen. Peki oksijen olmasaydı ne olurdu?

Etiyopya, Dallol da böyle bir yer var. Burada hava zehirli ve yer asit püskürtüyor. Tatlı su yok. Hiç kuş ötmeyen, böcek uçmayan ve bitki yetişmeyen bir yer. Ama burada oksijene çok da ihtiyaç duymayan, asit gölünün içerisinde yaşayan canlılar var. Bunlar ağır metallerle beslenen bakteriler. Çok az da olsa oksijen olmasa onların da yaşaması mümkün olmayacaktı. Şimdi biraz düşünelim. Dünyamızda milyonlarca canlı nefes alıp veriyor. Verdikleri bu nefesle başka canlıların yaşamasına bile neden oluyorlar. Peki nasıl oluyor da dünya bu kadar fazla oksijen üretebiliyor?

Yolculuğumuz ilk olarak bir çölde başlıyor. Doğu Afrika, Danakil’de. Burası tuzdan oluşan bir çöl. Burada insanlık için çok önemli bir hareket gerçekleşiyor. Büyük toz fırtınaları Afrika kıtasını tamamen kaplayıp, Atlas okyanusunun üstünden geçiyor. Biraz zaman geçtikten sonra bu toz fırtınasının Güney Amerika’nın kıyılarına vurduğunu görüyoruz. Ve ikinci durağımız olan yere getiriyor bu toz fırtınası bizi. Amazon, Brezilya’ya.

Her yıl yörüngeden görülebilen o Afrika tozunun yaklaşık olarak 27 milyon tonu gökyüzünde gezerek Amazon havzasına düşüyor. O toz fırtınası Amazon’un gübresi oluyor. Bitkiler ve ağaçlar büyüdükçe karbondioksidi oksijene çeviriyor. Tek bir ağaç, iki kişiye yetecek kadar oksijen üretebiliyor. Amazon yağmur ormanı, Texas’ın on katı büyüklüktedir. Bu orman Dünya yüzeyindeki tüm insanların tüketebileceğinden 20 kat daha fazla oksijen üretebiliyor ama Amazon’dan dışarıya bir nefeslik oksijen bile çıkmıyor. Çünkü Amazon havzasında o kadar çok canlı yaşıyor ki, oradaki canlılar o oksijenin hepsini kullanıyor. Yani yağmur ormanları nefes almamıza yardımcı oluyor, ama havadan dolayı değil.

Amazon’ da bir nehir var ve bu nehir gökyüzünde. Ağaçlar, ormanın zemininden aldıkları suyla fotosentez yaparak, yapraklarından su çıkartmaya başlıyor. Bu su güneş ve rüzgarın yardımıyla buharlaşarak yükseliyor ve onu gökyüzünde bulutlara ve sanki akan bir nehire çeviriyor. Ta ki taştan bir duvara çarpana kadar devam ediyor. 8850 kilometre uzunluğunda ve 6,5 kilometre yüksekliğinde olan, And Dağlarına.

Bulutlar yoğunlaşıp yağmur damlalarına dönüşüyor. Onlarda dağın yamaçlarından inip tekrar Amazon havzasına akıyor. Kayaları aşındırıp tortuya dönüştürüyor ve bütün o besinler okyanusa boşalıyor. O tortulları sıra dışı bir organizma bekliyor. İnsan saçından dört kat daha ince olan organizmalar.

Bunlara diyatome diyoruz. Diyatomeler, Dünya oksijenin %50’sini üreten hücreli organizmalardır. Yeni kabuklar oluşturmak için öğütülmüş kayalardan çıkan besinleri kullanıyorlar. Bu da üremelerini sağlıyor. Nüfuslarını her gün ikiye katlayabilen bu organizmalar, en fazla 6 gün yaşayabiliyor. Aldıkları besinler sayesinde fotosentez yapmaya başlayan bu organizmalar oksijen üretmeye başlıyor. Yani şu anda aldığınız her iki nefesten birini, içinize çektiğiniz oksijeni bu küçük şeyler üretiyor. Okyanuslara uzaydan bakınca, bazen tamamen farklı renkte bir bölge görürsünüz. O farklı renklerin sebebi mikroskobik yaşamdır. Diyatome artışları ışığı farklı yansıttığı için uzaydan renk farkı anlaşılabilir. Diyatomeler yaşarken yaptıklarının haricinde, ölünce yaptıkları şeyden dolayı da önemlidir. Diyatomeler suyun olduğu hemen hemen her yerde vardır. Ancak hepsi yağmur ormanlarının yakınında olmadıkları için, başka şekilde beslenirler.

Yeni durağımız Norveç, Svalbard. Burada devasa buzullar vardır. Bu buzullar denizde bekleyen diyatomeler için mükemmel bir besindir. Bazen bu buzullar çok hızlı ilerleyerek tonlarca besini denize döker. Bu beslenme çılgınlığı, diyatomeler arasında nüfus patlamasını da tetikliyor. Bu beslenme şekli çok hızlı sürüyor. Beslenmeden sonra buzullar tamamen duruyor ve bazen onlarca yıl uykuda kalıyor. Besinler bitince ve çoğalma durunca, diyatomelerin çoğu ölüyor. Artıkları yavaşça okyanus tabanına çöküyor ve orada 800 metre kalınlığında bir tabaka oluşturuyorlar. Buna oluşturdukları görüntülerinden dolayı “Deniz Karı” deniliyor. Ama bunlar kar gibi erimiyor. Milyonlarca yıl içerisinde deniz yatakları yükseliyor, okyanus seviyeleri düşüyor ve okyanus tabanı tuzlu bir çöle dönüşüyor. Amazon’a kadar esen o çöl rüzgarı var ya, bir zamanlar deniz yatağıydı. Yağmur ormanlarının büyümesini sağlayan toz da diyatome kabukları.

Nefes alabilmemiz için bu anlattığım bütün şeyler bir sistem üzerine çalışıyor. Şimdi bir nefes alın ve Demontha’lı gününüzün tadını çıkarın.

Hüseyin Gülali