MİNİMALİZMİ ANLAMAK ÜZERİNE

Minimalizm, günümüzde sıkça kullandığımız ve gittikçe popülerleşen bir kavram. Bir çok alanda da yansımalarını görüyoruz fakat zaman zaman bu yaklaşımın çerçevesini çizmekte zorlanabiliyoruz. Peki tam olarak minimalizm nedir ne değildir? Etkilerini hangi alanlarda ve nasıl görüyoruz? Sanırız önce kısaca minimalizmin tanımına bakmakta fayda var: 

“Minimalizm” sözcüğü, Fransızca’da “minimum” anlamına gelen “minimal” sözcüğünden türüyor. Minimum kelimesi TDK’da  “Bir şey için gerekli en az veya en küçük miktar” olarak tanımlanırken; matematiksel ifadesi de, “değişken bir niceliğin inebileceği en alt basamak, asgari, minimal” şeklinde. 

 İlk olarak 20.yüzyılın başlarında sanat alanında Modernizm akımıyla karşımıza çıkan bir kavramken, günümüzde bir ‘hayat felsefesi’ olarak benimsendiğini söylemek yanlış olmaz. Minimalizmi tanımlamaya çalışırken kullandığımız İngilizce ‘simplicity’, Türkçe’de ise ‘yalınlık, sadelik’ kelimeleri aslında sözlük kavramından daha fazla anlam ifade etmekte. Peki önce sanat alanında Modernizm akımı ile ortaya çıkarak kendisini gösteren minimalizm kavramı, nasıl genişleyerek hayatımızın içine giriyor ve bir ‘yaşam stili’ne dönüşüyor? Aslında cevabı tamamen tüketim alışkanlıklarının değişmesi ile başlıyor.  

Tüketim, insanlık tarihinin başından bu yana var olan bir olgu. İnsan, her zaman yaşamını devam ettirebilmek için ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılayabilme üzerine çalışıyor, günümüzde de olduğu gibi. Ancak önceleri tarıma dayalı ve görece daha kısıtlı bir ekonomik denge varken, hepimizin bildiği gibi Sanayi Devrimi gerçek bir çığır açıyor. Teknolojik gelişmeler sayesinde  seri üretime geçilmesi; tüm arz- talep dengesini değiştiriyor ve bu da global anlamda üreticileri farklı pazar stratejileri geliştirmeye ve rekabete, özetle insanları daha fazla tüketmeye yöneltmek için çalışmaya itiyor.  

Aslında bunları hepimiz biliyoruz. Ancak minimalizmi yaşam biçimi olarak tanımlayabilmek için tüketim konusuna değinmek gerekiyor. Çünkü minimalizm, her anlamda ‘yeteri kadar’ tüketmekle ilişkili. Günümüzde hepimiz her alanda sayısız ürün, sayısız hizmet tarafından çevrelenmiş durumdayız. İstesek de istemesek de, her gün onlarca farklı şekilde ‘daha fazla tüketme’ eylemine yönlendiriliyor ve bunu kanıksamış bir şekilde -çoğu zaman da tam anlamıyla sorgulamadan- gerçekleştiriyoruz. Her zaman daha iyisinin olduğu ve sahip olunması gerektiği, çeşitli mekanizmalarla psikolojik olarak empoze ediliyor. Tüm bunların sonucunda, çok daha az ömürlü ve kalitesiz nesneler, tamamen ‘kullan-at – yenisini al’ döngüsü içinde pazarlanmaya çalışılıyor.  

İşte minimalizm tam olarak bu noktada durumu sorgulayıp devreye giren bir düşünce sistemi. Sadece elle tutulur nesneler ile ilgili değil, gündelik hayatın her alanında daha ‘sade’ bir yaşam sahibi olmakla ilgili. Sahip olduğumuz her şeyi daha etkili bir şekilde kullanmak, gerçekçi bakıldığında ihtiyacımız olmayanlara boş yere zaman ve enerji ayırmamak ve bir bakıma ‘özgürleşmek’. Meşhur mimar  Ludwig Mies van der Rohe öncüsü olduğu minimalizm akımını aslında çok güzel özetliyor: “Fakirlik, yoksunluk, eksiklik değildir. Minimalizm; aksine bilinçli bir tercihtir, zor olanı seçmektir, azla çok yapmaktır. Az çoktur”. 

Gerçekten gereksinim duyduğumuz şeyi sorgulayarak satın almak ve ömürlerinin sonuna kadar kullanmak, olanı iyi değerlendirmek, yeteri kadar yiyip içmek hatta bir anlamda yeteri kadar ilişki kurmak. Aslında bir bakıma kendi düşünce sistemimizde çarkın dışına çıkmaya ve gerçek benliğimizi bulmaya çalışmak gibi.  

Bu noktada, minimalizm ile yakın ilişki kuran ‘frugality’ yani Türkçe tam karşılığını verecek olursak ‘tutumluluk’ kavramını da ele almak gerekiyor, nitekim temelde benzer prensiplere dayansa da farklı odak noktalarına sahip olan iki kavram. 

Tutumluluk, daha çok tasarruf etmeye ve harcamaları azaltmaya odaklanan bir yaşam tarzı. Bu yaklaşımdaki insanlar genellikle daha az para harcamayı tercih ederler ve bu nedenle herhangi bir gereksiz harcamadan kaçınırlar. Tutumluluk; sık sık bütçe yapma, indirimleri takip etme ve ikinci el alışveriş yapma gibi pratik stratejilerle ilişkilendirilir. Frugal insanlar, sadece ihtiyaç duydukları şeylere para harcarlar ve gereksiz lüks tüketimden kaçınırlar. Ancak, tutumluluk sadece para biriktirmekle sınırlı değildir; aynı zamanda kaynakları daha verimli kullanma ve israfı önleme yaklaşımını da içerir. Aslında işin özünde her ikisi de tüketim alışkanlıklarını ve yaşam tarzlarını değiştirerek daha az tüketmeye, daha az harcamaya odaklanır demek mümkün.  

Ancak tüm bu tanımların satır aralarını detaylı okuduğumuzda, arada önemli bir felsefi yaklaşım farkı yatıyor. Tutumluluk, tasarruf etmek için pratik mali stratejiler kullanırken, minimalizm, yaşam tarzını basitleştirmek için eşyalardan kurtulmayı ve sadeleştirmeyi içeren daha radikal adımlar atar. Daha net bir dille açıklamak gerekirse, tutumluluğun odağında büyük oranda maddi endişe ve yaklaşımlar yatarken, minimalizm hayatın tüm alanlarında oluşturmaya çalıştığı yalınlık ile daha fazla özgürlük, mutluluk ve anlam arayışını hedefler. Minimalist yaklaşım tarzını odağına koymaya çalışan bir insan, daha çok tecrübelere ve gerek maddi gerek manevi her sahipliğinde verimlilik ve kişiye getirdiği katkıya odaklanır. Örneğin; en iyi yemeği yemek, tahmin edersiniz ki her zaman en ‘uygun’ alternatif olmayacaktır. Bu durum minimalizmle ilk bakışta çelişiyor gibi dursa da, aslında minimalist biri için pahalı bir yemeği denemek, bir lezzet keşfi veya farklı bir kültürü deneyimleme gibi  oldukça değerli bir deneyim olabilir. Bu tür bir yemek deneyimi, minimalist bir yaşam tarzına uygun olarak, maddenin ötesindeki değerlere odaklanmayı ve anlamlı deneyimleri takdir etmeyi yansıtabilir.Tutumlu bir insan için ise böyle bir yemeğin taşıdığı anlam çok daha farklı olacaktır. Özünde iki kavramın ayrıştığı en büyük nokta maddi değerlere yüklenen anlam farklılığı demek mümkün. 

Bir belgeselde izlemiştim ve çok etkileyici gelmişti (malesef adını hatırlayamıyorum), bir kadın minimal bir hayat tarzı oluşturma isteği ile tüm kıyafetlerinden büyük bir eleme yapıp sadeleşmeye giderek, sadece birbiri ile kombinleyerek giyebileceği çok az sayıda kıyafet bırakıyor. Bir yıl boyunca işine sadece bunları giyerek gidiyor ve yıl sonunda iş arkadaşlarına sorduğunda hiç birinin bu durumun farkına bile varmadığını anlıyor. Kendimi de bu perspektiften sorgulamama neden olduğu için çok etkilenmiştim. Kıyafet, eşya ya da herhangi başka bir şey, ne olduğunun önemi yok. Aslında nesneler bizim onlara yüklediğimiz anlamlar kadar var ve gereğinden fazla verilen her değer, bir noktadan sonra bazen ayağımızda prangaya dönüşüyor. 

Az kavramının çerçevesini çizmek zor. Tabiki hepimiz farklı bireyleriz; farklı ihtiyaç ve isteklerimiz, farklı yaşam koşullarımız var. Ancak zaten ölçüt ‘yeteri kadar’ ve bu hepimiz için değişken olabilir. Önemli olan kendi şartlarımızda gereksiz detaylardan arınarak bizim için önemli olana daha fazla enerji ayırmak, kendi yaşam stilimize uygun biçimde dengeyi bulmak. Tüm bunları sağladığımızda günün sonunda; fazla eşyalardan arınmış evimiz, daha az komplike ve öz ilişkilerimiz, net bir iletişim şeklimiz ve sahip olacağımız ‘temiz’ bir zihin, gerçekten de daha huzurlu bir yaşama açılan bir kapı gibi duruyor.  

Görece az tüketimin getireceği en büyük faydalardan biri ise, daha az çevresel atık oluşturmak. Hepimizin bildiği gibi, dünya nüfusu artmaya devam ediyor ve doğal kaynaklar feci bir hızla tüketiliyor. Kullan-at mantalitemizin sonucu olarak ortaya çıkan ve doğaya karışan zararlı atıklar, aslında en çok yine bize zarar veriyor. Evet hepimiz doğayı çok seviyoruz, ama doğayı korumak adına yapabileceklerimizin ne kadarını yapıyoruz tartışılır. Gerekli ve uzun ömürlü olanı alarak daha az atık oluşturmak ise bu konuda atabileceğimiz en büyük adımlardan biri ve gerçekten bu üst bir bilinç ile mümkün.  

Demontha olarak minimalist bir tasarım çizgisine sahip olmamızın altında, her zaman bu bilinçle hareket etmek ve kullanıcıya her anlamda gönül rahatlığıyla satın alabileceği ürünler sunmak oldu. Tasarım anlayışı olarak ise, gösterişten uzak bir estetik ve fonksiyonellik önceliğimiz.  

Bu yüzden tüm mobilyalarımızda yüzde yüz geri dönüştürülebilir malzeme kullanıyor, demonte ürünler olması sayesinde rahat taşınabilmesini ve uzun ömürlü olabilmesini sağlıyoruz. Satın aldığınız her bir ürün için sizin için bir fidan bağışlıyor, doğadan aldığımızı telafi etmek adına çabalıyoruz. Evet, sadece elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.  

Canan PERVİS