“Plastik her şeyi kirletir, bu resmi bile.”

HAYAT MI? LUNAPARK MI?

Hepiniz Demontha’ya ve sayfama tekrar hoş geldiniz. Yazımı okumaya başlamadan önce sizden ufak bir ricam olacak. Telefonlarınızı kapatmanız ve sosyal medyanın sizi rahatsız etmeyeceği bir ortam hazırlamanız.

Çünkü anlatacaklarım bunlarla alakalı. Anlatacaklarım, mavi ya da pembe olan kimliklerinizdeki, annenizin sakladığı, o eski albümdeki küçük ve masum olan kişiye.

İçecekleriniz hazırsa başlayalım.

Hepinizin bildiği üzere sosyal medya çok güçlü bir iletişim aracı oldu. O kadar güçlü ki sadece adınızı öğrenip yazsam, sizinle alakalı bir sürü fikir, bir sürü düşüncelerim olacak. Bunlar belki doğru belki yanlış, hoşunuza gidecek ya da gitmeyecek şeyler olacak. Belki de tam olarak siz değil. Yukarıda bahsetmeye çalıştığım ikinci, belki de üçüncü kimliklerinizle tanışacağım.

Mutsuzken, mutlu verdiğimiz pozlar, bir gece kulübünde, eski sevgilimize gönderme yapmak için eşlik ettiğimiz şarkılar ve onun hareket eden ekrandaki görüntüsü. Mutsuzluğumuzu gizlediğimiz, bize ait olmayan fotoğraflar ve niceleri.

Ana sayfaya her girdiğimizde, birbiriyle aynı olan onca fotoğraf ve geçen zaman. Tanımadığımız insanların hayatlarında yaptıkları, imrendiğimiz, kıskandığımız paylaşımlar.

Sevdiğimiz, fanatiği olduğumuz ünlülerin üstündeki kıyafetler, onlara sahip olma isteği, onun gibi görünme isteği.

Hepsi kendimizi birilerine beğendirme arzusu, hepsi kendimizi biraz mutlu hissetmeye çalıştığımız koca bir saçmalık, zaman kaybından başka bir şey değil.

Önümüzdeki o parlak ışıklar söndüğünde ne yapacağız hiç düşündünüz mü?

Biraz eskiye gidelim. Sevdiğimiz müziğin radyoda çıkmasını beklediğimiz, Kral top 20 de kendimize numaralar seçip, ”Sekiz numaradaki şarkı benim.” Dediğimiz, müziklere. Ulaşılması zor olduğu için değer verdiğimiz şarkıların sözlerini, kafelerde çaldığı için değilde, albümde severek okuyarak ezberlediğimiz anlara.

Kitaplarda, dergilerde okuduğumuz hikayeleri ve bilgileri, postlardan okumaya başlamadığımız, sayfayı yenilediğimiz anda unutmadığımız anlara.

Fotoğraf çektiğimiz zaman, ulaşması kolay olmadığı için gerçek albümümüzde taşıdığımız, sevdiğimiz kişinin fotoğrafını, sonuna kadar parlak ekranda değil de, cüzdanımızın ön gözünde sakladığımız anlara.

Filmlerin sadece güzel repliklerinin olduğu fotoğraflardan değil de, sahne sahne ezberlediğimiz anlara.

Sizden hayatınızı zorlaştırmanızı istemiyorum ama bir şeyi iyi biliyorum. Emekle, zorlukla, merakla yaptığımız işler hayatımızda daha kalıcı oluyor.

Profilde durumunu gördüğümüz kişinin gerçekten ne durumda olduğunu bilmiyoruz artık.

İnsanların bugün çok güzelsin demesini, ekrandaki bildirimlerden, kalp emojilerinden bekliyoruz. Yalan olduğunu bildiğimiz “şekerim yine çok güzelsin” cümlelerinden bekliyoruz ve onun için bizde yalandan da olsa, hiç beğenmediğimiz fotoğrafların altına bunları yazıyoruz.

Belki daha fazla beğeni gelir diye, yolda görsek selam vermeyeceğimiz insanları takip ediyoruz. Bunu da o kişileri tanımadan sadece paylaştığı şeylere bakarak düşünüyoruz.

Hoşlandığımız kişiyle doğrudan kendi kimliğimizle tanışmaktansa, Instagram’dan sadece görmesini istediğimiz “kişi” olan bizle tanışmasını istiyoruz. Kendimizi beğenmiyoruz.

Saçlarımızı, beğendiğimiz futbolcu gibi, bilmem ne ailesinden olan modeller gibi yapmaya çalışıyoruz.

Makyaj malzemelerimizi “Vaaaov sen bunu mu kullanıyorsun” demeleri için yeniliyoruz. Ambalajlara aldanıyoruz.

Hepimiz tek tip olmaya başlıyoruz. Eğitim sistemine laf ediyoruz ama, kimse dönüpte, hayatı için “Ben bunu yapmak istemiyorum.” Demiyor.

Ne verirlerse, ne olmamızı isterlerse onu yapmalarına hep müsaade ediyoruz. Hayatımızı basitleştiriyoruz.

Mutluluğu hep bir yerlerde, birinde arıyoruz ama mutluluğun gölgemiz gibi peşimizden geldiğini, yaşadığımız her şeyin mutluluğun bir parçası olduğunu unutuyoruz. Hayatın bir kere olduğunu, o ruhun bedende bir kere kalacağını unutuyoruz.

Belki hobilerimiz, hedeflerimiz, planlarımız var. Ekrandan kafamızı kaldırmadığımız için üşeniyor ve yapmıyoruz.

Ekranın ışığından önce, gözlerimizin, bedenimizin ışığının söneceğinden haberimiz yok. İnsan ömrü kısa ve ne yazık bir kablomuz yok.

Şimdi bu sayfayı da kapatın ve yatağınıza uzanıp ertelediğiniz o planların hepsine bi göz gezdirin. Hangi kimlikle yola devam edeceğinize ve hayatınızda sizi mutlu eden ve mutsuz insanları eleyin. Canınız ne istiyorsa onu giyin, canınız ne istiyorsa onu yiyin.

Eski albümünüzü açıp şarjı tam olan size bakın ve korkmayın. Ona bakarak düşünün. Ne isterdi, ne düşünürdü, emin olun pişman olmayacaksınız.

Belki yazdıklarım umurunuzda olmayacak, belki de bir abi, kardeş ya da arkadaş gibi dinleyeceksiniz beni.

Bill Hick eskiden şovlarını şöyle bitirirmiş..

Hayat lunaparkta bir gezinti gibidir. Ve gezintiye başladığında onun gerçek olduğunu düşünürsün. Çünkü zihinlerimiz bu kadar güçlüdür. Gezinti bir yukarı, bir aşağı devam eder, döner ve döner. Seni heyecanlandırır, ürpertir ve parlak renklerle doludur. Ve bir süre çok gürültülü ve çok eğlenceli olur. Bu gezintide uzun süre kalanlar sorular sormaya başlarlar: Bu gerçek mi? Yoksa sadece bir gezinti mi? Ve aralarından cevabı hatırlayan insanlar geriye dönüp şöyle derler: Hey merak etme, korkma sakın. Çünkü bu sadece bir gezinti. Ve biz bu insanları öldürdük. Susturun şunu! Ben bu gezintiye çok fazla yatırım yaptım, susturun şunu! Şu çatılmış kaşlarıma bakın. Şu büyük banka hesabıma ve aileme bir bakın, bu gerçek olmalı…Bu sadece bir gezinti. Ama bunu bize anlatmaya çalışan bütün iyi adamları öldürdük, Martin Luther King, Gandhi,  John Lennon, hiç farkettiniz mi? Ve şeytanın aramızda dolaşmasına izin verdik. Ama önemli değil, çünkü bu sadece bir gezinti. Ve bunu istediğimiz zaman değiştirebiliriz. Bu sadece seçim meselesi. Çabaya gerek yok, çalışmaya gerek yok, iş yok, para kazanmaya gerek yok. Şimdi seçim yapın. Korku ve sevgi arasında. Kendinize mutlu ve iyi bakın.